AFYONKARAHİSAR MASALLARI

 

 “Bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen şahıslara ve varlıklara ait olayların hikâyesi” 1 denilen masal, Anonim Halk Edebiyatının en önemli ürünlerindendir. Yiğitlik, kahramanlık, adalet, iyilik, doğruluk ve ahlâk gibi evrensel öğelerin işlendiği masallar bütün kültürler için çok önemli bir eğitim malzemesidir.

Masal kelimesi Habeşçe “mesl”, Ârâmice “masl┠ve İbranicedeki “mâsâl” dan, Araplara “mesel, mâsal” Arapçadan da Türkçeye “masal” olarak geçmiştir. 2

Bizde “hikâye, menkıbe, efsane, kısa fabl, halk hikâyesi” karşılığı olarak  da kullanılan masal, Çağdaş Türk Lehçelerinde ayrı isimler almaktadır. Azerbaycan Türkçesinde “nağıl”, Başkurt Türkçesinde “ekiyet”, Kazak Türkçesinde “şabuv, şabıs”, Kırgız Türkçesinde “at çabu”, Özbek Türkçesinde “ertek”, Tatar Türkçesinde “ekiyet”, Türkmen Türkçesinde “erteki”, Uygur Türkçesinde “çöçek” kelimeleri masal karşılığı olarak kullanılmaktadır. 3 Ayrıca masal karşılığı olarak Sagaylar “ımak”, Şorlar “nıbah” ve “sersek”, Çuvaşlar “hallep” kelimelerini kullanmaktadırlar. 4

Yakın bir zamana kadar sözlü anlatım yoluyla nesilden nesile aktarılan masallarla ilgili tespit çalışmaları Batı’da 17. yüzyılın  sonlarında yapılmaya başlanmıştır. Fransa’da Perrault (1628-1700) Fransız halk masallarını toplamış ve neşretmiştir. Ancak bu konudaki en önemli aşama 19. asrın başlarında Almanya’da Grimm Kardeşler’in yaptığı çalışmalardır.  Grimm Kardeşler sadece Alman masallarını toplamakla kalmamış, masal toplama metodu ve masallara dair menşe teorisi üzerine de ilk çalışmaları başlatmışlardır.  Bu çalışmanın tesiri folklorun bütün sahalarında görülmekle beraber, özellikle büyük masal külliyatlarının oluşmasında temel alt yapıyı oluşturmuştur. 5

Ülkemizde masallarla ilgili tespit çalışması oldukça yenidir. 6 Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde yaptırılan  lisans tezleri ile binlerce Anadolu masalı tespit edilmiştir. Özellikle Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi  Araştırma Kütüphanesi masal konusunda oldukça önemli sayılacak kaynağa sahiptir.

İyi ile kötünün gösterilmesi fikrine hizmet eden masalların hemen hepsinde iyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür.  İyiler, iyi olmanın mükâfatını alırlar; kötüler ise kötülüklerinin cezasını çekerler.

Bütün masallar, çocukları masalın dünyasına hazırlayan tekerleme ile başlar. Masalların zamanı “vaktiyle”ye karşılık bir “evvel zaman”dır. “Mişli geçmiş” ve “geniş zaman” ile kendine has bir üslûp yaratan  Türk masallarının zamanı “bir varmış, bir yokmuş” tekerlemesinde kendini gösteren geçmiş zamandır.  Masal anlatıcısı bu zamanla dinleyicisini, hayatın hülyalı ve   mesuliyetsiz bahçesine götürür. 7

Özellikle kadınlar tarafından anlatılan, bu Anonim Halk Edebiyatı mahsulleri kahramanlarının yaşadıkları  yeri  ve ülkelerini tespit etmek mümkün değildir.     

Masal anlatıcısı eski inanç, kültür ve medeniyet unsurlarından gelen malzemeleri bir kompozisyon içerisinde, hikâye, dram ve fıkra formunu  kullanarak nakleder.

            Prof. Dr. Şükrü Elçin, masal kahramanlarını şu şekilde tasnif ediyor:

1. İnsanlar: (Padişah, tüccar, oduncu, Keloğlan, Arap vb.)

2. Hayvanlar: (Aslan, tilki, at, güvercin, papağan vs.)

3. Bitkiler: ( Ağaç, çiçek vs.)

4. Maddî unsurlar: ( Alet, eşya, dağ, taş, mağara, kuyu, su, sofra, seccade, değirmen, ayna, çalgı vb.)

5. Hayalî yaratıklar: (Dev, cin, peri vb.)

6. Yalın fikirler: (Akıl, zekâ, iyilik, kötülük, güzellik vb.) 8

Masalları  yapıları bakımından üç bölümde incelemek mümkündür:

1. Başlangıç

2. Asıl masal

3. Sonuç

Başlangıç bütün Türk masallarında bir tekerlemedir. Tekerlemenin uzunluğu  veya kısalığı, masal anlatıcısının anlatma yeteneği ve dinleyicilerin hayal dünyası ile sınırlıdır.

Bu bölümde, dinleyici  masalın dünyasına  çekilir. Genelde masal başlarında  kullanılan  tekerlemeler olayları birbirine bağlamak ve dinleyicinin dağılan dikkatini masal üzerinde yoğunlaştırmak için masal ortasında da kullanılabilir.
Asıl masal bölümü, mesajın ortaya çıkmasını sağlayan  olayların  yürütüldüğü bölümdür.  Sonuç, olay kahramanlarının kaderlerini belirleyen bölüm olarak düşünülebilir. Genelde masaldan çıkarılacak mesajın söylendiği bu bölüm  kısa bir tekerleme ile sona erer.

Masalcının dili,  anlatıcının ana dilidir. Anlatılan bölgeye göre ağız farklılıkları veya bitki ile eşya gibi maddî unsurların o bölgedeki kullanılış şekilleri bakımından farlılık görülebilir.

Afyonkarahisar masallarının  diğer Anadolu masallarından farkını da bu noktada incelemek gerekir. Bununla beraber bir diğer farklılık ise, halkın geçmiş çağlardaki yaşayış, örf, gelenek ve görenekleri ile yaşadığı çevreden izler taşıyan  masalların bölgelere göre  farklılık arz eden yönleri ile anlatıcının yaşadığı çevreden bazı unsurları masala  ilâve etmesidir.  Bu farklılıklar genelde bitkiler, maddî unsurlar ve yalın fikirlerle ilgilidir.

Afyonkarahisar masalları üzerine yapılan çalışmalar, Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde Türk Dili ve  Edebiyatı bölümünde okuyan Afyonlu öğrencilerin yaptığı derlemelerle  sınırlıdır. Ayrıca, Dr. Mehmet S. Aygen, Süleyman Bozok  ve Hüseyin Genç’in hazırlayıp 1983 yılında  yayınladıkları  masal derlemeleri vardır. 9  Çok iyi niyetle yapılan bu yayın, Afyonkarahisar masallarının tespiti bakımından önemli bir aşama kabul edilebilir.

Bu bölgede anlatılan masallar, diğer bölgelerde, özellikle Marmara bölgesinde anlatılan masallarda benzerlik gösterir. 10 Afyon yöresi masallarında Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki anlatılışlara benzeyen temalara da rastlanılmaktadır. 11 Bu durum, Türk kültürünün bir bütün oluşundan ve sözlü geleneğin  kuvvetli oluşundan kaynaklanmaktadır.

Afyonkarahisar’da tespit edilen  ve yöresel yer adlarının  da bulunduğu Dipsiz  Kuyu, Dağlar Beyi’nin Oğlu ile Ovalar Beyi’nin  Kızı, Nohutoğlan, isimli masalları örnek verelim:

 

DİPSİZ KUYU

Bir varmış bir yokmuş. Bir ülkenin yaşlı bir padişahı varmış. Bunun iki de geçimsiz oğlu varmış. Padişah ölüm döşeğinde yatarken oğulları taht kavgasına düşmüşler.  Bir gün padişah oğullarını çağırıp :

-Ne duruyorsunuz? Gidip derdime bir çare arayın, demiş.

Bunun üzerine iki kardeş düşmüşler yola... Az gitmişler uz gitmişler... Yorulup bir kuyunun başında konaklamışlar.

Yiyip içtikten sonra babaları ölünce kimin başa geçeceğini tartışmaya başlamışlar. Büyük oğlan bir fırsatını bularak kardeşini kuyuya itmiş. Saraya dönerek, ormandan geçerken  kardeşinin kurtlar tarafından yendiğini; kendisinin ise canını zor kurtardığını söylemiş.

Küçük oğlanın atıldığı kuyu dipsiz bir kuyuymuş. Düştükten sonra saatlerce baygın yatmış. Kendine gelince karşısında ak sakallı bir ihtiyar bulmuş. İhtiyar:

-Yavrum, sen burada ne arıyorsun? Bu kuyuya düşen bir daha yeryüzüne çıkamaz, demiş.

Oğlan başından geçenleri anlatarak yardım istemiş. İhtiyar oğlana acıyarak:

-Sen cesur ve yiğit bir delikanlıya benziyorsun. Hiç merak etme seni buradan kurtaracağım, demiş.

Sakalından iki tel koparıp vermiş. “Bunları birbirine sürttüğün zaman  biri ak biri, kara iki at gelir.  Ak ata binersen yeryüzüne çıkarsın; kara ata binersen yedi kat yerin altına inersin” , deyip ortadan kaybolmuş.

Oğlan kılları birbirine sürtünce biri ak, biri kara iki at  gelmiş. Oğlan ak ata bineceği yerde yanlışlıkla kara ata binince yedi kat yerin altına inmiş. Burası yer altı ülkesiymiş! Bir süre dolaştıktan sonra karnı acıkır ve bir evin kapısını çalar. Bir nine çıkar kapıya ve oğlan:

-Beni konuk alır mısın?, diye sorar.

Nine:

-Alamam, çünkü senin kim olduğunu bilmiyorum, diye yanıt vermiş.

Oğlan cebinden bir altın çıkararak :

-Bunu versem alır mısın?, der.

Nine altını görünce oğlanı kabul eder. Yemek yaparak yedirir. Oğlan su isteyince :

-Suyumuz yok! Kocatepe’deki dev suyumuzu bırakmıyor. Haftada bir gün genç bir kızla bir tepsi yemek gider. Dev bunları yiyinceye dek suyu bırakır. Biz de bu sırada kaplarımızı doldururuz. Bir hafta boyunca bu suyla etmeye çalışırız. Şimdi suyumuz yok. Yarın günümüz. Padişahımızın kızı ile beraber bir tepsi yemek gidecek; dev de suyu bırakacak.

Oğlan bunları duyunca ertesi gün deve giden yolda beklemeye başlamış. Kız başında yemek tepsisi ile görünmüş. Oğlan kıza nereye gittiğini sorunca kız durumu anlatmış. Oğlan “yoldaş olalım” diyerek kızın yanına düşer. Devin yanına yaklaşınca bir yere gizlenerek kızı takip eder. Dev önce yemekleri yemiş. Sıra kıza gelince oğlan saklandığı yerden çıkarak devi öldürmüş. Kız devin kanına batırdığı elini oğlanın sırtına bastırmış ve sevinç içinde babasına koşmuş. Olanlardan habersiz olan babası:

-Niçin geliyorsun, kızım. Bizi susuzluktan öldürecek misin?, diye bağırmış.

Kız babasına durumu anlatmış. Babası bu işe çok sevinmiş. O genci bulabilmek için ülkenin tüm gençlerinin sarayın önünden geçmesini emretmiş. Kızını da balkona oturtarak devi öldüren delikanlıyı göstermesini istemiş.

Bu sırada devi öldüren yiğit, büyük bir ağacın altında uyumaktaymış. Bir ses duyarak uyanmış. Baksa ki, bir yılan ağaca çıkıyor, yuvadaki yavrular ötüşmeye başlamış. Hemen kalkıp yılanı öldürmüş ve yeniden uykuya dalmış.

Bir süre sonra Zümrüdüanka kuşu yuvasına dönmüş. Ağacın altında uyumakta olan delikanlıyı görünce: “Demek ki, yavrularımı yiyen adam buymuş”, diyerek yerden kocaman bir taş almış ve üzerine atmak istemiş.  Yavrular bağrışarak: “O, bizi yılandan kurtardı”, demişler. Zümrüdüanka kuşu taşı yere bırakarak oğlanı uyandırmış.

-Yiğit, yavrularımı yılandan kurtarmışsın. Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan:

-Senin gibi bir kuştan ne dilenir, diye sormuş. Derdini anlatıp derman dilemiş. Yeryüzüne çıkmak istediğini yana yakıla  anlatmış. Zümrüdüanka kuşu da:

-Bana kırk tuluk et, kırk tulukta su getirirsen seni yeryüzüne çıkarırım, demiş.

Oğlan istenenleri bulmak için konuk olduğu ninenin evine gitmiş.  Nine oğlana padişahın kendisini aradığını,  hemen gidip sarayın önünden geçmesini istemiş.

Oğlan sarayın önünden geçerken kız babasına: “Devi öldüren yiğit bu”, diyerek  onu göstermiş. Padişah oğlanı çağırarak kızı ile evlenmesini istemiş. Oğlan:

-Bana kırk tuluk etle kırk tuluk su verirseniz kızınızla evlenirim, demiş.

Padişah oğlanın koşullarını kabul ederek istediklerini hazırlamış. Oğlan kızı koluna takıp yürümüş. “Tulukları da askerler getirsin”,  demiş. Zümrüdüanka  kuşunun bulunduğu ağacın altına varınca oturup beklemeye başlamışlar. Zümrüdüanka kuşu gelince kırk tuluk etle kırk tuluk suyu kanatlarına yerleştirmişler. Zümrüdüanka kuşu:

-Ben “çak” dedikçe et; “cuk” dedikçe su verirsiniz, diyerek havalanmış.

Yeryüzüne yaklaştıkları zaman et bitmiş. Oğlan bacağından bir parça et keserek ağzına atmış. Kuş bunun insan eti olduğunu anlayarak yememiş. Vedalaşıp ayrılırlarken  Zümrüdüanka oğlanın topalladığını görmüş ve :

-Niçin topallıyorsun, diye sormuş.

Oğlan susunca, Zümrüdüanka dilinin altındaki et parçasını çıkararak yerine yapıştırmış ve uzaklaşıp gitmiş. Oğlanla kız doğruca saraya varmışlar.  Babası hâlâ ölüm döşeğinde yatıyormuş. Oğlunun ölüm haberine ne denli üzüldüyse, dönüşüne de o denli sevinmiş! Hele onun güzel bir kızla döndüğünü görünce  sevinci daha da artmış. Ağabeyi, korkusundan ülkeyi terk etmiş.

Padişah tahtını ve tacını küçük oğluna bırakmış. Ülkedeki tüm yoksullara birer altın vermiş. Oğluna da kırk gün kırk gece düğün yaparak mutluluğuna mutluluk katmış.

Onlar ermiş muradına  biz çıkalım kerevetine. 12

DAĞLAR BEYİ’NİN OĞLU İLE OVALAR BEYİ’NİN KIZI

Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde analar doğacak çocuklarının beşiğini sallar iken.. Ben sedirde mışıl mışıl uyurken.. Bir ses duyup kalktım. Etrafa şöyle bir göz attım.  Periler dans ediyor, cinler cirit oynuyordu. Başka hiç kimseler yoktu.

Bir varmış bir yokmuş... Dağlar Beyi’nin kırk yaşından sonra bir oğlu olmuş. Bu çocuk, gece demez gündüz demez ağlar dururmuş. Karısı bıkmış usanmış bunun elinden. Bir gün yine emzirip beslemiş. Ama çocuk dilli düdük gibi ötüp duruyormuş.  Kadıncağızın canı sıkılmış! Çocuğu evde bırakarak çarşıya alışverişe gitmiş.  Bu sırada bir kuş gelerek çocuğu alıp götürmüş. Kendi yavrularıyla beraber besleyip büyütmüş. Çocuk on dokuz, yirmi  yaşlarına gelince tıpkı bir kuşa benzemiş. Diğer kuşlar gibi uçmaya başlamış.

Bir gün Ovalar Beyi’nin konağının üzerinden uçuyorlarmış. Bey’in kızının bahçede gergef işlediğini görmüş. Öbür kuşlardan ayrılarak bir ağaca konmuş, kız bir ara elindeki işi bırakarak  dolaşmaya başlamış. Kuş olan oğlan, kızın iğnesini,  ipliğini alarak uçup gitmiş. Kız arkasından bakmış kalmış.  İşte ne olduysa o günden sonra olmuş. Kız sararıp solmaya başlamış. Babası merak edip: “ Ne derdin var?”, diye sormuş. Kız olanları anlatmış, sonra:

- Bana bir hamam yaptır da yıkanıp derdimi atayım, demiş.

Ovalar Beyi bir haftaya varmadan hamamı yaptırıp kızına teslim etmiş. Sonrada tüm ülkede tellâl ünletmiş:

-Bey’in kızı bir hamam yaptırdı. Derdi olanlar gelip yıkansın. Aklanıp paklansın. Derdi olmayanlar hiç uğramasın. Duyanlar duymayanlara söylesin...

Bunu duyan ülkenin tüm dertlileri hamama dolmuş. Kız her gelene derdini soruyormuş.  Biti olan bitleniyor, kiri olan aklanıyor, derdi olan paklanıp gidiyormuş. Ama kız kendi derdini bir türlü unutamıyormuş.

Bir gün Beyler Beyi’nin karısı hizmetçisi ile beraber hamama geliyormuş.  O kuş, hizmetçinin elinden bohçayı alıp kaçmış... Hizmetçi kuşun peşinden koşmuş. Akşama doğru ormanlık bir yere varmışlar. Kuş derede yıkanınca yakışıklı bir delikanlı olup çıkmış. Sonra kılıcı ile büyük bir kayayı yararak içine girmiş.  Daha kaya kapanmadan  hizmetçi de  arkasından girmiş.

İçerisi küçük bir saray gibiymiş! Bir yere gizlenerek konuşulanları dinlemeye başlamış.  Oğlan:

-İğnen burada, ipliğin burada; kendin neredesin? A canımın canı,  gönlümün sultanı, diye söylenip duruyormuş.

Sabah olunca oğlan kayayı yarıp dışarı çıkmış. Derede yıkanıp tekrar  kuş olmuş. Bu sırada hizmetçi bohçayı alıp dışarı çıkmış.  Gide gide yorulup bitkin düşmüş.  Önüne çıkan bir mandaya:

-Beni sırtına bindirir misin?, diye sormuş. Manda da:

-Sırtımı kaşırsan bindiririm, demiş.  Hizmetçi mandanın sırtını kaşıyarak binip gitmiş. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir dere kenarına varıp dayanmışlar. Dereden sel geldiği için geçememişler. Orada ineklerini otlatmakta olan bir nine görüp yanına varmış:

-Bu dereden nasıl geçeceğiz, diye sormuş.

-Başımı bitlersen söylerim, demiş nine.

-Kara su geçsin, sarı su geçsin. Mavi su gelince geçersin, diye anlatmış.

Hizmetçi dere kenarında beklemiş. Mavi su gelince mandaya binip hamama varmış.  Başından geçenleri anlatmış.  Kız:

-Eğer beni oraya götürürsen bu hamamı sana veririm, demiş.

Birlikte yola düşmüşler. Akşam olmadan varacakları yere varmışlar.  Akşama doğru kuş çıkıp gelmiş. Derede yıkanıp fidan gibi bir delikanlı olmuş. Kayayı yarıp içeri girmiş. Arkasından  onlar da girip bir yere saklanmışlar. Oğlan:

-İğnen burada, ipliğin burada; kendin neredesin? A canımın içi, deyince kız saklandığı yerden çıkıp:

-Kendim de buradayım, diyerek oğlanın kollarına atılmış.

O gece karı koca olmuşlar. Ertesi gün hizmetçi kızı hamama göndermişler. Günler geçip gidiyormuş. Oğlan her  gün sabahleyin giderken  kayayı kapatıyormuş.  Kızı bir can sıkıntısı almış ki, geldiğine geleceğine bin pişman olmuş. Günlerden bir gün hamile kaldığını anlayıp durumu kocasına anlatmış. Doğum yaklaşınca oğlan:

-Seni anneme götüreyim. Ben yukarıdan uçarım, sen benim gölgemden yürürsün. Anneme varınca: “Oğlunun selâmı var, beni evinizde konuk edeceksiniz”, dersin diyerek yola çıkmışlar.

Kız eve varınca söylenenleri yapmış. Onu eve almışlar, ama merdiven altında yatırmışlar.  Kız o gece doğum yapmış. Çocuğun göbeğinde aynı babasının ki gibi üç tane beni varmış. Oğlan kuş şeklinde gelip pencereyi tıklatmış. Kız:

-Ne var, ne istiyorsun?, diye sormuş. Oğlan:

-Uyusun da büyüsün, hanım ninesi duysun, diye bağırmış.

Hizmetçiler duyup hanıma durumu anlatmışlar. Hanım çocuğu görünce iyice inanmış.  O gün camları katranla boyamış. Kuş akşam pencereye gelince yapışıp kalmış. Oğlan:

-Eyvah! Bana yazık ettiniz. Ben burada yaşayamam, diye çırpınmaya başlamış.  Annesi:

Oğul oğul! Canım oğul, canımın içi oğul! Seni bana kavuşturan Tanrı’ya şükürler olsun! Söyle senin için ne yapabilirim?, diye sormuş. Oğlan:

-Babam ormandan çalı çırpı toplayıp yaksın. Bir kuş ölüsü bulup içine atsın  Öbür kuşlar arkadaşımız öldü diye kendilerini ateşe atarlar.  O sırada ben de derede yıkanır insan olurum, demiş.

Söylenenler yapılınca oğlan kuşluktan çıkıp yiğit bir delikanlı olmuş.  Dağlar Beyi oğluna; Ovalar Beyi kızına kavuşmuş.

Kırk gün kırk gece düğün yaparak tekrar evlenmişler.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. 13

 

NOHUTOĞLAN

Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...Develer tellâl, pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken...

Köylerden bir köyde, evlerden bir evde bir karı koca yaşıyormuş. Tanrı onlara dünyalık üstüne  dünyalık vermiş de  dünya eğlencesi bir çocuk vermemiş.  Adam her gün tarlada çalışır, akşam evine dönünce, “Meyve vermeyen ağacı ben istemem”, diye karısına lâf çaptırırmış. Kadıncağız kocasının bu şekilde sitem edişine içerler, fakat bir şey diyemezmiş. İçinden alır, içine verirmiş derdini.  “Ah! Bir çocuğumuz olsa da her gün babasına yemek götürse!”, diye  içinden dua eder dururmuş.

Bir gün ocakta nohut pişirirken, “Ah! Tanrım ne olur  bana bir çocuk ver”, diye yalvarmış. Böyle der demez ocaktaki bütün nohutlar çocuk olmasın mı! Kadıncağız neye uğradığını şaşırmış! O böyle şaşkın şaşkın bakarken, o  küçücük nohut çocuklar evdeki yiyeceklerin tümünü silip süpürmüşler. Kadın bu işe çok kızmış. Eline süpürgeyi alarak tümünü de ateşe süpürmüş.  Bir tanesi zıplayıp rafa konmuş. Kadın sonra börek yapmış. “Ah! Bir çocuğum olsaydı da babasına yemek götürseydi”, diye  iç geçirmiş.  O sırada “Ben buradayım, ana!”, diyerek ortaya çıkmış.  Kadın sevinmiş, “Şu böreği al, babana götür de gel”, demiş.  Nohutoğlan hemen yola koyulmuş. Daha tarlaya varmadan babasına: “ Nereden geleyim”, diye seslenmiş.

Adam bu küçük oğlanı görünce: “Bu neyin nesi”, diye şaşırıp kalmış! “Sen kimsin?”, diye sormuş.

“Ben senin oğlunum”, diye yanıt vermiş. Nohutoğlan.

Adam inanmamış, ama şunu yakından göreyim diye: “Kenardan gel, kenardan”, diye bağırmış.

Oğlan böreğim kenarlarını yemiş. Biraz sonra, “Baba, nereden geleyim”, diye tekrar sormuş. Babası: “Ortadan gel, oğlum, ortadan”, demiş.  Bu kez de böreğin ortasını yemiş.  Sonra çıkına taş doldurarak babasına vermiş.   Babası çifti çubuğu bırakarak yemeğini yemek için oturmuş.  Nohutoğlan öküzün kulağına girip  saklanmış.  Adamcağız aramış taramış, bulamamış onu.  Yeniden çift sürmeye koyulmuş. Ne yaptıysa öküzü yürütememiş.  Kızgınlığından öküzü kesmiş. Kafasını oradan geçmekte olan bir kadına vermiş.  Kadın yolda giderken bir bostan tarlasına girerek  birkaç kavun karpuz koparmak istemiş. Nohutoğlan: “Doğru yolundan git, başkasının malına el uzatma”, diye seslenmiş. 

Kadın, “Bu ses nereden geliyor böyle”, diye  çevresine bakınmış. Korkusundan hızlı hızlı yürüyerek evine varmış. Akşam olunca yatıp uyumuş. O uyuyunca Nohutoğlan öküzün kulağından çıkıp etrafa göz gezdirmiş. Köpekle horozu da dış kapının yanına bağlamış. Sonra gürültü yaparak kadını uyandırmış. Kadıncağız ocakta bir şeyler  parladığını görünce korkup dışarı fırlamış.  Bu kez de horoz gözünü oymuş. Köpek bacağını ısırmış. Kadın köylüyü yardıma çağırmış, Nohutoğlanı yakalamışlar. “Sen boyundan büyük işlere karışıyorsun”, diyerek köy odasına kapatmışlar.  Uslanıncaya dek dışarı çıkartmamışlar. Günü gelince anasına babasına teslim etmişler.

O günden sonrada anasının babasının sözünden çıkmamış.

Dirlik düzenlik içinde yaşayıp gitmişler.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. 14 

Afyonkarahisar’da tespit edilen bu üç masalın ortaya çıkışı ile ilgili olarak herhangi bir yargıda bulunmak mümkün değildir.  Çünkü masalların değişmeye yatkın yapısı ve  her an değişebilme özelliği vardır.  Bu yüzden bir masalda birçok bölgenin hatta ülkenin izleri görülebilir.

Masalların kaynağı olarak hiçbir coğrafyayı, kültürü ve dini temel olarak ele almamak gerekir.15

Masallar ancak tek tek ele alındığında anlatıldığı coğrafya ve kültüre has bazı unsurları belki  tespit edebiliriz.
Bir masal ilk defa anlatıldığında mükemmel değildir. Masal değişik anlatıcılar vasıtasıyla zenginleşir. Böylelikle ulaşabileceği en güzel şekli alır.

Yukarıda örneğini verdiğimiz masallarda Afyon bölgesindeki yer isimleri (Kocatepe gibi) veya çeşitli eşya isimlerinin o bölgedeki kullanılış şekilleri (tuluk gibi) bulunabilir.

Bütün Anadolu gibi, Afyon’da masal yönünden zengin bir yöredir. Ancak, değişen teknoloji ve sosyal hayat bu çok önemli kültür değerinin kaybolmasına sebep olmaktadır.

Daha fazla zaman geçirilmeden bu tip kültürel değerler tespit edilmeli ve çağdaş yöntemlerle  eğitimde kullanılmalıdır. 

 

(Afyonkarahisar Kütüğü, cilt II,

Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları,

Afyon 2002.)



1. Şükrü Elçin, Halk Edebiyatına Giriş, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986,s. 368.

2. a.g.e., s. 368.

3. Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü,  Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992, s.562-563.


4. Saim Sakaoğlu, Masal Araştırmaları, Akçağ Yayınları, Ankara 1999,s. 4.


5. Bilge Seyidoğlu, Erzurum Halk Masalları Üzerine Araştırmalar, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara 1975, s.XV.

6. Yabancıların 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren  masallarımıza eğilmelerine karşılık, bizim insanımız 20. yüzyılın başlarında eğilebilmiştir. Namık Kemal, Bahâr-ı Dâniş Tercümesi (1873-1874) ile Hint masallarını  tanıtmıştır. Bu tercümeye koyduğu önsözdeki masallarla ilgili görüşleri, bizde masalla ilgili ilk bilgilerdir.  Masal derlemeleriyle ilgili çalışmalarının yanında masal derleme metodu sayılabilecek görüşlerini ilk defa ortaya koyan Ziya Gökalp’tir.  Gökalp masallarla ilgilenmeye 1912’de başlamış, bu konudaki ilk çalışmasını 18 Ekim 1912’de “Alageyik” ismiyle neşretmiştir. Pertev Naili Boratav’ın 1958’de yayınladığı “Zaman Zaman İçinde” isimli eseri, Tahir Alangu’nun 1961’de yayınladığı “Billur Köşk” isimli eseri bu sahadaki ilk çalışmalar olarak kabul edilebilir. Saim Sakaoğlu’nun   “Gümüşhane Masalları” (1973), Umay Günay’ın “Elazığ Masalları” (1975) ve Bilge Seyidoğlu’nun “Erzurum Masalları Üzerine Araştırmalar” (1975) bu sahada yapılan önemli akademik çalışmalardır.

7. Elçin, a.g.e., s.368.

8. Elçin, a.g.e., s.369.

9. Mehmet S. Aygen, Süleyman Bozok, Hüseyin Genç, Afyonkarahisar Masalları, Türkeli Yayınları, Afyon 1983.

10. Aygen, Bozok, Genç, a.g.e., s.4.

11. Aygen, Bozok, Genç, a.g.e., s.4.

12. Aygen, Bozok, Genç, a.g.e., s.24 -26.

13. Aygen, Bozok, Genç, a.g.e, s.28-30.

14. Aygen, Bozok, Genç, a.g.e, s.33-35.

15. Sakaoğlu, a.g.e., s. 9.