BİR MANZUM HİKÂYE OLARAK HASAN’IN GAZÂSI 
VE FİKRET’İN MİLLİYETÇİLİĞİ

 

ÖZET

Bizim sanatkârlarımız Batı’da olduğu gibi savaşı bütün yönleriyle anlatamadılar.  Verilen eserler ise insanımızı bu mücadeleye hazırlama amacı taşıyordu. Hasan’ın Gazası manzum bir hikâyedir. Sanatkâr bu şiirinde vatanseverlik duygularını çok yoğun bir şekilde yaşar. Fikret milliyetçiliğe Batılı bir gözle bakar. Âkif ve Mehmet Emin’in şiirinde aynı temalar mevcuttur. Bu durum farklı düşüncelerde de olsalar aynı sosyal ve kültürel çevre ile,  aynı tarihî  süreci  yaşamanın bir sonucudur. 

Anahtar Kelimeler:  Millet, savaş, edebiyat.

ABSTRACT

Our artist can’t describe the war with  all sides like in the west. The works  which  were given have got an aim to  prepair to struggle our people.  Hasan’ın Gazası  is a in verse story.  In these  poem  the artist feels the patriotism  emotions  very much.  Fikret regards as  western  to nationalism.  In Âkif’s and Mehmet Emin’s poems  have got the same thought.  These position  is the result of living  the same  social and cultural surroundings with the same historical process.

Key Words: Nation, war, literature.

Yahya Kemal, bir yazısında  “...bizim edebiyatımızda harp hâtıraları belirmiş bir nevi değildir” 1 diyor. Fransa, İngiltere, Almanya ve Rusya’da Cihan Harbi’nde askerler kadar, siviller, orduda asker olarak bulunmuş edipler bu savaşı binlerce kitapta anlattıklarını belirterek, “... bu bizde niçin mümkün olmuyor?” 2 diye soruyor. Gerçekten de sadece geride bıraktığımız asrın ilk çeyreğinde verilen mücadele, binlerce  ciltlik kitapları dolduracak  kadar büyük olmasına rağmen, bu rûhu  edebî  eserler  aracılığı ile  gelecek kuşaklara  aktardığımızı söyleyemeyiz.

Bu yazının sınırları  içinde Hasan’ın Gazası şiirinden hareketle  Mehmet Emin’in  Anadolu’dan Bir Ses Yâhud Cenge Giderken isimli şiiri ile Mehmet Âkif’in Cenk Şarkısı şiirindeki  ortak temaları   dikkatlere sunmaya çalışacağız. Ancak bu  üç şiir, verilen   mücadelenin  büyüklüğünü anlatmaktan ziyâde insanımızı  bu mücadeleye hazırlamayı hedef alıyor.  Bu şiirlerden Tevfik Fikret ve Mehmet Emin’e ait olan Osmanlı-Yunan  Savaşını, Mehmet Âkif tarafından yazılan da Balkan Harbi’ni anlatıyor.

Bunlardan ilki bütün bir Servet-i Fünûn şiiri içerisinde   vatan temasını en güzel anlatan şiirlerden biri olan Hasan’ın Gazâsı’dır. 3 Şiir, Osmanlı-Yunan Savaşları sırasında   geçtiği kabul edilen  bir hikâyeyi  anlatır.  Fikret, bu savaşlar sırasında  Türklük  ruhunu ön plâna çıkaran  ve yazdığı şiirleri Türkçe Şiirler  başlığı altında yayınlayan  Mehmet Emin’i  övmekle kalmamış; 4kendisi de bu savaşın millette açtığı  yıkıcı tesiri   önlemeye yönelik şiirler yazmıştır.

Eser, 1897  yılında kaleme alınmıştır.  Fikret bu tarihte Servet-i Fünûn’un başındadır.  Aynı dergide  peş peşe yayınladığı şiirleriyle edebiyata meraklı  gençler arasında  büyük bir şöhrete kavuşmuştur.   Şiirin kaleme alındığı yıllarda  İstanbul sanatkârlar için  yaşamanın zorlaşmaya başladığı  bir mekân durumundadır. Yönetimden kaynaklanan bu rahatsızlık, küçük yaştan itibaren Fransızca’yı  öğrenen ve Fransız sanatkârlarını tanıyan  bu nesil için  yaşanması zor bir şehir haline gelmiştir. Mekândaki bu zorluk, Servet-i Fünûn sanatkârlarının  sosyal hayattan kopmalarına  ve kendi çevrelerinden  ibaret bir sanat  anlayışına yönelmelerine sebep olmuştur.  Bu dönemin en önemli temsilcisi  saydığımız Fikret, zaman zaman Edebiyat-ı Cedîde neslinden farklı olarak sosyal hayata ve memleket gerçeklerine yönelir. Nitekim Mehmet Kaplan Fikret’in şiirlerini konuları bakımından tasnif ederken, bu tip şiirlerini “vatanî şiirler” başlığı altında değerlendirir. 5

Yahya Kemal, Eski ve Yeni şiirimizi değerlendirirken; “Bir milletin edebiyatında, bereketli bir devir olduğu vakit, şiir ve nesir er geç üç istikamette ayrılıyor. Bu hâdise, son yarım asırlık  Fransız edebiyatında olduğu gibi, onun şöyle böyle, bir çırağı olan bizimkinde de  aynen tecelli ediverdi.  Bu üç istikametin bir hâlis sanattır, diğeri felsefe ve maverâî zevklerdir, üçüncüsü de, içtimâî ve insânî kaygılardır6 diyor. Gerçekten de özellikle içtimâî ve insânî kaygılar taşıyan şairlerimizden biri de Tevfik Fikret’tir. Özellikle François Coppe’nin tesiriyle kaleme alınan Balıkçılar, Nesrin, Hasta Çocuk 7 bu tarz şiirlerdir.

Hasan’ın Gazâsı yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, memleket gerçeklerine yönelik ama Fikret’in diğer şiirlerinden farklı bir bakış açısıyla yazılmış, biraz da onun milliyetçiliğini ön plâna çıkaran vatanî bir şiirdir. Şiirin başında bir mekân tasviri ile karşılaşırız.  Bu Fikret’in diğer  şiirlerinde de gördüğümüz tabiatın tablolar şeklinde  ifadesinden başka bir şey değildir.  Ancak burada farklı olan, insanoğlunun tabiata kattığı kendine has değerlerin bu tablonun içine sığdırılmış  olmasıdır. Mekân  bir Anadolu köyüdür.  Köyün karakteristik özelliği  birinci mısradaki “köhne” kelimesi ile ifade edilir.  Ancak şair,  bu köhneliğin  içerisinde “şairane” bir taraf bulur.  Şiir  bu yönüyle bir manzum hikâyedir.  Hikâyelerde  olduğu gibi önce vakanın geçeceği mekân tasviri ile karşılaşırız.  Ancak burada anlatılan tasvir  vaka zamanıyla ilgili değil, bir saat öncesine aittir.

Bu yol bugün daha bir saat önce mahşerdi:

Büyük, küçük ne kadar halkı varsa köyceğizin 8

mısraları tabiatı, o köyün hakikatiyle dikkatlere sunar.  Bu sadece mekânın tasviri değildir. O topraklar üzerindeki insanların kahraman, cesur ve seçkin gibi birtakım vasıfları vardır. Eserin hemen başında tasvir yapılırken olay da yürümeye başlar. Köyün gençleri vatanın imdadına koşarken, ihtiyarları ve çocukları bu insanları uğurlamak için toplanmışlardır.  Bu anlatımla tablo tamamlanmış gibidir.

Diğer iki şiir  Mehmet Emin’in  Anadolu’dan Bir Ses Yâhud Cenge Giderken isimli şiiri ile Mehmet Âkif’in Cenk Şarkısı isimli kalem tecrübesidir.  Bu üç şairin yukarıdaki şiirlerinden başka ortak düşünceleri paylaştıkları başka şiirleri de vardır. Bu durum farklı düşüncelerde de olsalar  aynı sosyal ve kültürel  çevre ile aynı tarihi süreci  yaşamanın bir sonucudur.

Hasan’ın Gazası manzum hikâyesininyukarıda anlatmaya çalıştığımız  ilk bölümünde,  vatan için  savaşmanın kutsallığı ile,  Türk insanının bu konudaki  hassasiyetleri  anlatılıyor.  Özellikle Anadolu’dan Bir Ses Yâhud Cenge Giderken isimli şiirde  bu hassasiyet birinci şahısın ağzıyla, şiiri boyunca redif oluşturan  “giderim” fiiliyle anlatılıyor:

Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur,

Sinem, özüm ateş ile doludur,

İnsan olan  vatanının kuludur,

Türk evlâdı evde  durmaz; giderim! 9


Aynı düşünce   Cenk Şarkısı’nda:

Yurdunu Allah’a bırak çık yola

“Cenge” deyip çık ki vatan kurtula

Böyle  müyesser mi gazâ her kula?

Haydi levend asker, uğurlar ola. 10


mısralarıyla anlatılıyor.

Hasan’ın Gazası şiirinde, yukarıda oluşturulan tablonun bir saat öncesinde yaşanılan olay anlatılmaya devam edilir.  Buradaki anlatım bir yansıma  kahramanın ağzıyla verilir. Bu kahraman, görmüş, geçirmiş “muhterem bir pîr”dir.  Köyün en yaşlısının sözlerinde yukarıdaki tablo ile anlatılan resme adetâ manevî bir çerçeve çizilir.

Vatan yolunda fedâ-yı hayât  edenler ölmez... 11

söz grubu  o tablodaki insanların  kutsal kitaplarındaki  bir âyete telmihtir. 12  Bu sözle beraber  üzüntüler bir tarafa itilir. Savaş, vatan, savaşa gitmenin bahtiyarlığı, gazilik ve şehitlik gibi unsurlar ön plana çıkarılarak şiirde yeni bir anlam ifade edilir. Aynı unsurların diğer iki şiirde de  ön plâna çıkarıldığına  şahit oluyoruz.  Mehmet Emin bunu bir karşılaştırma ile  ifade eder:

İşte Vatan! İşte  Tanrı kucağı! 13


Âkif de aynı düşünceyi;

İşte  Hüdâ yâveriniz, hem Nebi.

Haydi gidin, haydi, uğurlar ola 14


beytiyle ifade eder.

Sükûn içinde vedâ ettiler çocuklarına

O sâl-dîde pederler, rahîm vâlideler 15

Yukarıdaki iki mısra oğlunu savaşa gönderen Türk insanının tavrını millî-romantik  tarzda ortaya koyar. Şiirde buraya kadar anlatılanlar, esas vakanın hazırlığı niteliğindedir. Buna, hikâyelerdeki serim (giriş) bölümü demek daha doğrudur. Biz bundan sonra olayın esas kahramanıyla tanışırız.  Bu kahraman Hasan’dır. Birkaç günden beri tarlasındaki işinin başında bulunan   Hasan, bütün köyün yaşadığı bu hüzünlü,  hüzünlü olduğu kadar da  bu gururlu tablodan mahrum kalmıştır.  Böylece hikâyedeki ilk merak unsuru da kurulmuş olur.  Hasan’ın böyle bir tablonun dışında kalmasına gösterdiği tepki herhangi bir Türk gencinin vatan karşısındaki tavrını çok net bir şekilde dikkatlere sunar.  Halûk ismi altında sembolleştirdiği gençten daha farklıdır. Vatanseverlik duygularını çok yoğun bir şekilde yaşar.   Köyün ak sakalısının nasihat ederken peş peşe kullandığı    “cinân, cennet, gazâ, Hakk, vatan” gibi değerlerden  uzak kalmasına itiraz eder:

“Köyün yabancısı, bir ben uzak o devletten!

“Niçin? Benim nerem eksik?.. Çolak mı, hasta mıyım?

“Soyumda hepsi şehîd: İşte amcam, işte dayım.

“Ne sandılar beni, bir torba ot kadar cansız!

“Köyün çocukları hep cenge gitsin oynaşarak,

“Kadın mıdır ki Hasan evde bekleyip yatacak?.. 16

Yukarıdaki  mısralar hem üslûp, hem dil, hem de mana yönünden Servet-i Fünûn  şiirinden farklılık arz eder. Hasan’ın duyguları onun tertemiz gönlü kadar saf bir Türkçe ile ifade edilir.  Hasan’a göre, vatanın  uğrunda ölmek için cepheye koşmak bir Türk genci için en büyük devlettir.  Bu devletten  ancak fizikî noksanlıkları olanlar istifade edemezler.

Bu düşünceler, anlatma zamanı ile birlikte düşünüldüğünde şunu görmek mümkündür: Hasan’a söyletilen “Ne sandılar beni, bir torba ot kadar cansız!” mısraı, eserin yazılış gayesini ortaya koyacak kadar açıktır. Namık Kemal’in İslam Bey ve Zekiye ile ortaya koymaya çalıştığı “model şahsiyet” oluşturma gayreti devam etmektedir. Hasan, o dönemde nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı kırsal kesim için “model şahsiyet” olarak düşünülmüştür. Çünkü Hasan’da insanı "bir torba ot kadar cansız!” kılan tavra karşı başkaldırı vardır. Fikret’in  Hasan’a  söylettiği bu düşünceler  diğer iki şiirde  sanatkârlar tarafından  telkin edilir.  M. Emin aynı düşünceleri birinci şahsın ağzından ifade eder:

Tanrım şahit  duracağım sözümde,

Milletimin sevgileri özümde,

Vatanımdan başka şey yok gözümde.

Yar yatağın  düşman almaz; giderim! 17

Âkif, aynı düşünceleri telkin şeklinde  ifade eder.  Bir şiir  boyunca süren telkin ikinci dörtlükte  net bir şekilde  ifade edilir:

Ey sürüden arkaya kalmış yiğit!

Arkadaşın gitti, yetiş sen de git.

Bak ne diyor, cedd-i şehîdin, işit:

“Durma git evlâdım, uğurlar ola! 18 

 

Fikret;

Soyumda hepsi şehîd: İşte amcam, işte dayım 19


söz grubuyla vak’a zamanına ait bir memleket manzarasını  dikkatlere sunar. Bu mısrada yakın akrabalardan amca ve dayının seçilmesi  şehit olan  insanların  kapladığı mekânı daha geniş tutmak fikrine hizmet eder.  Devam eden  mısralarda “cenge gitmek”le  “oynaşmak” fiilleri  yan yana kullanılır.  Bu iki fiil geleneksel  Türk kültürü içerisinde Türk milletinin “vatan için savaş” karşısındaki  tavrını da izah etmektedir. Böyle bir zevkten Hasan nasıl mahrum  olabilir? O kendinden bekleneni yapar ve kimseye sezdirmeden azığını aldığı gibi cephenin yoluna düşer. Buraya kadar çizilen Hasan portresi, duygularının yoğunluğu bakımından Vatan yahut Silistre’deki İslâm Bey’e benzer.

Şiirin bundan sonraki bölümünde Hasan ile tabiatı iç içe geçmiş bir şekilde buluruz.  Bir tarafta köyün güzelliklerinden  ayrılmanın verdiği üzüntü, diğer tarafta güzel nişanlısının, kardeşinin ve annesinin  hasreti. Bütün bu duygular Hasan’ın sahip olduğu vatan sevgisinin önüne geçemez.

Hayır, o dönmeyecek; bak, şu karşı dağlardan

Esen havâ ne kadar şanlı müjdeler veriyor;

Hayâli pîşine bir levhâ-i  zafer seriyor 20 

 

Yukarıdaki mısralarda Türk’ün savaşa giderken taşıdığı ruh hali anlatılıyor. Hasan da zaferin hayalini göre göre  cepheye koşmaktadır.  Heyecanlıdır. Köyündeki beraber büyüdüğü arkadaşları, şu anda ellerinde silahlarla düşmanın peşinden koşmaktadırlar. Hasan oyuna yetişmek için acele eden bir çocuğun heyecanıyla koşarken diğer taraftan  onlardan geri kalışına hayıflanmaktadır.

Namâzgâhın önünden geçerken irkilerek

Durup heman iki rek’at namâz edâ etti;

Kapandı secdeye, sûzişli bir duâ etti 21  

 

mısralarında savaşa giden insanımızın heyecanının kaynağına işaret edilir.  Hasan, bu duadan sonra farklı bir  ruh haliyle karşımıza çıkar.  O, artık etrafına ümit saçmaktadır, son derece rahatlamıştır ve  cenge giderken türkü söyleyecek kadar bir ruh sükûneti  içindedir. Yukarıdaki  mısralar bu dönem şiirinde pek karşılaşmadığımız insana has duyguların bir nev’i psikolojik  tahlili  gibidir.  Bu durum  Fikret’in çocuk ruhundan anlaması, gençlik ideali üzerine düşünmesi ve eğitimci kişiliği ile de yakından ilgilidir.

Silâh oyunları zaten köyünde bildiği şey;

Nizâm-perver, itaatli, tendürüst, çevik,

Kanında var yiğidin belli  işte askerlik 22 

mısralarıyla Hasan’ın şahsında bir milletin tahlili yapılmaktadır. Türkler doğuştan askerdir. Çevik, dürüst, itâatli, kurallara uyan ve küçük yaştan itibaren bu disiplinle yetiştirilen gençler, silah kullanmasını da bilirler. “Kanında var” söz grubu ile bizim yukarıda  ifade etmeye çalıştığımız şey daha da kuvvetlendiriliyor.  Türklere “asker millet”  ya da “her Türk asker doğar” denmesinin altında da böyle bir gerçek düşünce yatmaktadır.

Şiirin  başından itibaren iki mekânla karşılaştık. Birincisi Hasan’ın köyü, ikincisi Hasan’ın eğitim yaptığı yer. Birinci mekân tablo şeklinde ortaya konulurken; ikinci mekân üzerinde durulmamıştır.  Eserdeki üçüncü mekân cephedir.  Hasan ikinci mekândan ziyade  üçüncü mekâna daha fazla yakışmaktadır.  Kendisi  bu mekân gelmeden elinde silah düşmana karşı koymanın hayalini kurar.  Hasan’ın savaş meydanına intikal etmesinden sonra burada yaşanan savaşın şiddeti “nihayet” kelimesi ile başlayan ve “adüvv, harp, suyûl-i ateş, dalga dalga çalkanmak, barut, duman, mosmor”  kelimelerinin geçtiği mısralarda  anlatılmaya çalışılır.  Bunu takip eden mısralarda uzun süren savaşın asker üzerindeki fizikî tesiri ve buna bağlı endişeler anlatılır.  Ancak sabah olunca bu endişelerin  yerini yeni bir zaferin müjdecisi olacak hücûm emri alır. Bu bölümde “gaz┠ve “zevk” kelimelerinin yan yana kullanılması dikkat çekicidir. Devam eden mısralarda bir savaş  tablosuyla karşılaşırız.  Ancak burada   savaşın şiddetinin anlatıldığı bir tablo söz konusudur. “Hurûşa başlamak, nehr-i ateşîn-cereyân, hûn-âlûd, suûd, hande-künân, şevk-i cinân, inhimâkşehâdet, adüvv, satvet-i muhâceme” kelimeleri  bu tablonun renkleri ve bu renklerin keskin tonları gibidir.

Bu bölümden sonra Hasan bütün bir bölük içerisinde kahramanlığı ile ön plâna çıkarılır. O, şehit olan Çavuşunun elinden kaptığı bayrağı yere düşürmemenin haklı gururunu yaşarken ve bu ruh haliyle kendisini çok büyük görürken, cılız bir kurşunun dağ gibi cüssesini  yere düşürmesini hayretler içinde karşılar. Bütün bu anlatımların peş peşe gelen tablolar şeklinde dikkatlere sunulduğu görülmektedir.  Siz, –eğer kabiliyetinin varsa- bu anlatımları resim şeklinde ifade edebilirsiniz. Bu tip anlatımı, Fikret’in  sanatkâr kişiliği ve resme olan yatkınlığı ile  de ifade etmek mümkündür. Bayrağı vurulan Çavuşunun elinden kapan  Hasan, bayrağı  tutarken vurulup düşen Hasan, yarasına bakıp hayıflanan Hasan; bir sedye ile savaş meydanından uzaklaştırılan Hasan, yüzünde görevini yerine getirmiş insanların huzurunu taşıyan Hasan  işte bu tablolarla karşımıza çıkar. Fikret, sanki savaşın çeşitli safhalarını Hasan’dan hareketle resmeder gibidir. Şiirin sonuna doğru  girişte yapılan insan ile tabiat arasındaki yakınlık yeniden kurulur.

Hava biraz daha râkid, semâ biraz daha boş

Dumanlar ortada güçlükle eyliyor pervâz

Hulâsa yaz, Hasan’ın pek ziyâde sevdiği yaz 23  

Şiirin son bölümünde yeniden ilk mekâna dönülür.  Artık karşımıza arkadaşlarından geri kalan Hasan’ın ezikliği yoktur.  Bilâkis görevini yerine getirmiş, yarasını göğsünde madalya gibi taşıyan  ve bunun gururunu yaşayan  Hasan vardır.  Yeniden tabiat ile Hasan arasında bir bağ kurulur.  Köyü ona kucak açmıştır. Bütün bu düşünceleri yazıldığı dönem içerisinde değerlendirdiğimizde  Hasanlara duyulan ihtiyacı daha kolay anlayabiliriz. Diğer iki  şiirin sonunda benzeri mesajlar vardır. Mehmet Emin;

Ak gömlekle gözyaşımı silerim.

Kara taşla bıçağımı bilerim.

Vatanımçün yücelikler dilerim

Bu dünyada kimse kalmaz, giderim! 24 

derken, Âkif, aynı duyguları daha mistik bir yaklaşımla şöyle ifade eder:

Ey  vatanın şanlı gazâ mevkibi,

Saldırınız düşmana arslan gibi.

İşte  Hüdâ yâveriniz, hem Nebi.

Haydi gidin, haydi, uğurlar ola. 25 

Görüldüğü gibi, her üç şiirin kaleme alınışında da bir zorlama ya da mecburiyet  denen bir  taraf vardır. Bu insanlar,  sanatkâr olmanın, aydın olmanın mesuliyetiyle bu şiirleri kaleme almışlar ve  ortak düşünceleri ifade etmeye çalışmışlardır. 

Aynı yıllarda bu savaşın şiirdeki dili olan Mehmet Emin şairlerin suskunluğunu hazmedemiyor ve şöyle diyordu:

Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et;

Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir; 26

 

Kısaca şiirde verilmek istenen tema hiçbir  Türk gencinin vatan tehlikedeyken savaşa gidenlerden geri kalmayacağı şeklindedir. Biz aynı temaları Türk-Yunan savaşlarının ateşli hatibi  M. Emin’in başta Anadolu’dan Bir Ses Yâhud Cenge Giderken isimli çalışması olmak üzere birçok şiirinde, Fikret’teki gençlik idealizmi “Asım’ın Nesli” söz grubu ile ifade eden ve sembolleştiren Akif’in yukarıda incelemeye gayret ettiğimiz  Cenk Şarkısı isimli şiiri ile Safahat’ın  dördüncü kitabını  oluşturan  Fatih Kürsüsü’nde de  buluruz. Balkan faciasını asla unutmayan Âkif, bu kitabına aldığı şiirlerinde  doğacağına inandığı  yeni  milleti anlatmaya, daha doğrusu tasvir etmeye çalışır. Bu millet, ancak çok çalışma ve mücadele ile mesut olacağının bilincinde, Batı’nın ilim ve tekniğini örnek alacak kaabiliyettedir. 

Bu çalışmada dikkat çekmek istediğimiz bir diğer husus, Fikret’in milliyetçiliği meselesidir. Şüphesiz onun milliyetçilik anlayışı Mehmet Emin’den ve adı bu kavramla birlikte anılan diğer sanatkârlardan farklıdır. Fikret,             “millet, milliyet” gibi unsurlara  Batılı bir dikkatle bakmıştır. “...Batıda modernizmin başladığı tarihten beri, millîlik ve milliyetçilik anlayışlarının eserlerde aksi, çok modern ve gelişmiş olarak görünmektedir.” 27 Modern dönemden sonra Batı, millîliği milliyetçiliğin önüne koymuştur. Fikret’in milliyetçiliği biraz da bununla ilişkilidir. Aynı anlayışı Âkif’te de görmek mümkündür.

Hasan’ın Gazası,  bu ortak duyguların ifadesinden başka özellikle şekil yönünden de yenidir. Manzum hikâye yazma geleneği bu dönemde başlamıştır. 28  Şiir dilinin konuşma diline yaklaşması, cümlelerin takip eden mısralarda bitmesi, üslûptaki akıcılık, tabiatın tablolar ifade edilmesi gibi hususiyetlerle  Servet-i Fünûn şiirinin güzel ve farklı  bir örneğidir. Zaten Türk şiirinin bütünü içinde, Fikret’in ve Edebiyat-ı Cedide’nin şiiri ses, söyleyiş tarzı, imaj dünyası ve temalarıyla değişimin kesin ifadesi kabul edilir. 29 Özellikle dildeki başarısında Mehmet Emin’in gayretlerini unutmamak gerekir. Fikret, bu gayretleri takdir etmenin yanında, onun düşüncelerine katılır. 30 Şiir bütün bu dil hususiyetleriyle birlikte, Tevfik Fikret’in farklı yönlerini anlatması bakımından önemlidir.

 

(Bilge, Sayı: 31, Kış 2001, s. 10-14.)

 



1. Yahya Kemal, “Edebiyatımız Niçin Cansızdır?”  Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1990, s.149.

2. Edebiyata Dair, s.150.

3. Fikret, Hasan’ın Gazâsı’ndan başka, “Teşyi’den Avdette (İsmail Safa ile birlikte), Yenişehir Gazilerine ve İki Bayram” isimli şiirlerinde de aynı savaşın heyecanını yansıtmıştır. Bu şiirler için bkz., Tevfik Fikret, Geçmişten Gelen, (Hazırlayan: Asım Bezirci), Can Yayınları, İstanbul 1984, s.300-308.

4. Bu konuda bkz., İsmail Parlatır, Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları, T.D.K Yayınları, Ankara 1987, s. 152.

5. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret, Devir-Şahsiyet-Eser, Dergâh Yayınları, İstanbul 1987, s.97-152.

6. Edebiyata Dair, “Eski ve Yeni Şiir”, s.41.

7. Bu şiirler için bkz., Rübâb-ı Şikeste, (Hazırlayan: Asım Bezirci), Can Yayınları, İstanbul 1984, s.32-51.

8. Rübâb-ı Şikeste, s.62.

9. Fethî Tevetoğlu, Mehmet Emin Yurdakul, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988, s. 142.

10. Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, İnkılâp ve Aka Yayınevi, İstanbul 1977, s.552.

11. Rübâb-ı Şikeste, s.63.

12. “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onlar diridirler lâkin siz anlayamazsınız.” Bakara Suresi 154. ayet

13. Mehmet Emin Yurdakul, s. 142.

14. Safahat, s.553.

15. Rübâb-ı Şikeste, s.63.

16. Rübâb-ı Şikeste, s.64.

17. Mehmet Emin Yurdakul, s. 142.

18. Safahat, s.552.

19. Rübâb-ı Şikeste, s.64.

20. Rübâb-ı Şikeste, s.65.

21. Rübâb-ı Şikeste, s.65.

22. Rübâb-ı Şikeste, s.65.

23. Rübâb-ı Şikeste, s.69.

24. Mehmet Emin Yurdakul, s. 142.

25. Safahat, s.553.

26. Şiirin tamamı için bkz., Şerif Aktaş, Yenileşme Dönemi Türk Şiiri ve Antolojisi 1, Akçağ Yayınları, Ankara 1996, s.449-450.

27. Bilge Ercilasun, “Edebiyatta Millîlik ve Milliyetçilik”, Türk Edebiyatı Üzerine İncelemeler 1, Akçağ Yayınları, Ankara 1997, s.454.

28. Tanpınar, ikinci Parnas’ın Coppée gibi ufak cüssede şairlerinin nesirle nazım arasında kalmış şiirlerden hoşlandıklarını belirterek Fikret’in şiirlerinde bu tesirden bahseder. Bkz., Ahmet Hamdi Tanpınar, “Fikret Hakkında”, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul 1992, s.262; Mehmet Kaplan ise, 1870 Fransız-Alman savaşını gören François Coppée’nin  bu savaşları  hikâye tarzında  anlatan  birçok şiir yazdığını belirterek, Kenan, Hasan’ın Gazası gibi şiirlerin bu örnekten hareketle yazıldığını belirtir.  Bkz., Tevfik Fikret Devir-Şahsiyet-Eser, s. 147-148.

29. Yenileşme Dönemi Türk Şiiri ve Antolojisi 1, s.92.

30. “İşte Mehmet Emin Beyin Türkçe şiirleri. Emin Bey şâyân-ı gıbta bir sevk-i hamiyyetle-ihtimâl ki pek yakından şâhid-i saâdet ve sefâletleri olduğu- köylüleri, çiftçileri düşünüyor; onlar için mütehassis, müteessir oluyor; onların eşvâk ve ekdârına tercuman olmak istiyor. Bu arzusunu yerine getirmek için lisânı sadeleştiriyor. ...Lisânı “tasfiye”den maksat eğer bu ise bu zâten her muharririn arzu ettiği, arzu etmek için bir mecbûriyet-i tabîiyye duyduğu şeydir.” Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., Tevfik Fikret Dil ve Edebiyat Yazıları , s.114-118.